Tasavvuf, İslam’ın ihsan boyutunu, yani “Allah’ı görüyormuşçasına kulluk etmeyi” hayatın merkezine yerleştirme gayesini taşır. Şeriatın zahir hükümlerini koruyarak, kalbin Allah’a karşı uyanıklığını, samimiyetini ve takvasını arttırmayı hedefler. Bu sebeple tasavvuf, yeni bir din veya şeriat değil; Kur’an ve sünnetin ruhunu derinlemesine yaşama çabasıdır.
Tasavvufun temel gayelerinden biri, nefsin terbiyesi ve kalbin tasfiyesidir. İnsanın iç dünyasında bulunan kibir, riya, haset, cimrilik, öfke ve benzeri kötü huyların temizlenmesi; bunların yerine tevazu, ihlas, sabır, kanaat, merhamet gibi güzel ahlâkın yerleşmesi için çalışma yapılır. Bu süreç, “tezkiye” ve “tasfiye” kavramlarıyla ifade edilir.
Diğer bir gaye, mümini daimi zikir hâline alıştırmaktır. Zikir, sadece dil ile tesbih çekmek değil, kalbin Allah’ı unutmaması, nimetleri düşünerek şükretmesi, günahlarını hatırlayarak tevbe etmesidir. Tasavvuf, günlük hayatın içinde –alışverişte, ailede, toplumda– bu şuurun korunmasını hedefler.
Tasavvuf aynı zamanda müslümanlar arasında sevgi, kardeşlik ve muhabbeti güçlendirmeyi amaçlar. Kendi nefsini suçlayıp başkalarını mazur görme, kusur araştırmaktan kaçınma, gönül kırmama gibi ilkeler, tasavvuf terbiyesinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Böylece tarikat ve tekke geleneği, tarih boyunca toplumda merhamet ve dayanışma kültürünün oluşmasına katkıda bulunmuştur.
Son olarak tasavvuf, kul ile Rabbi arasında samimi bir kulluk bağı kurmayı gaye edinir. Kalbin Allah’tan başkasına aşırı bağlanmasını “manevî hastalık” kabul eder; insanı, “yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz” ayetinin ruhuna uygun bir yaşantıya yönlendirir.