Tasavvuf, sahabe ve tabiîn dönemindeki zühd hareketinden beslenerek şekillenmiştir. İlk asırlarda sufîler, dünya sevgisinden uzak durmayı, sade yaşamayı, gece ibadetlerini ve gözyaşını ön plana çıkarmışlardır. Zamanla bu anlayış, belli usul ve terimler kazanmış, “tasavvuf” adıyla anılmaya başlanmıştır.
Hicrî üçüncü ve dördüncü asırlarda, tasavvufun esaslarını açıklayan eserler yazılmış; tekke ve dergâhlar ortaya çıkmıştır. Bu süreçte tasavvufun hem olumlu hem de tartışmalı yansımaları olmuştur. Ehl-i sünnet âlimleri, yanlış yorum ve taşkınlıkları tenkit ederken, sahih tasavvuf çizgisini korumaya çalışmışlardır.
Osmanlı döneminde tarikatlar, toplumun birçok alanında irşad, eğitim ve sosyal hizmet fonksiyonları üstlenmiş; medrese ve tekke birlikte çalışarak ilim ve tasavvuf dengesini ayakta tutmuştur. Ancak her dönemde olduğu gibi, zaman zaman bazı yapılarda aşırılıklar ve suistimaller de görülmüştür.
Günümüzde tasavvuf, bir yandan kalabalık şehir hayatı içinde maneviyat arayan insanların sığındığı bir liman, diğer yandan da yanlış temsil edildiğinde istismara açık bir alan hâline gelebilmektedir. Bu yüzden tasavvuf tarihi anlatılırken, hem güzel örnekler hem de yapılan hatalar dürüstçe ortaya konmalı; gençlere sağlam ölçüler verilmelidir.