Şefaat, sözlükte aracılık etmek, birinin affı veya ihtiyacının karşılanması için aracı olmak demektir. Terim olarak ise kıyamet gününde Allah’ın izni ve rızasıyla peygamberlerin, salih kulların ve meleklerin günahkâr müminler için bağışlanma dilemesi, derecelerinin yükselmesini istemesidir. Ehl-i sünnet akaidine göre şefaat haktır; Kur’an ve sahih hadislerle sabittir.
Kur’an-ı Kerîm’de “Onların hepsi, Rahmân’ın huzurunda söz almaya yetkili olmaz; ancak Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimse şefaat edebilir” buyrularak şefaatin Allah’ın izni ve rızasına bağlı olduğu bildirilmiştir. Yine “O’nun izni olmadan huzurunda kim şefaat edebilir?” ayeti, hiç kimsenin Allah’ın dilediği dışında tasarruf sahibi olmadığını vurgular. Dolayısıyla şefaat, Allah’ın hükmüne ortaklık değil, O’nun merhametinin ayrı bir tecellisidir.
Hadislerde şefaatin en büyüğünün Peygamber Efendimiz’e ait olduğu haber verilmiştir. “Şefaat-i uzma” denilen bu büyük şefaat, mahşer yerinde bütün insanların sıkıntılardan kurtulup hesabın başlaması için yapılacaktır. Ayrıca Resûlullah’ın günahkâr müminler, kabir azabı görenler, sırat üzerinde zorlananlar ve cennette derecesi artacak olanlar için de çeşitli şefaatleri olacağı rivayet edilmiştir.
Ehl-i sünnete göre şefaat, sadece imanla ölen müminler içindir; Allah’a ortak koşarak, İslam’ı bile bile inkâr ederek ölen kimselere şefaat yoktur. Kur’an’da “Zalimler için ne bir dost ne de şefaatçi bulunur” buyrularak bu hakikat hatırlatılmıştır. Dolayısıyla şefaat, müminlerin günahlarının tamamen önemsiz olduğu anlamına gelmez; bilakis Allah’ın dilediği kullarına lütfettiği özel bir ikramdır.
Şefaat inancını suistimal eden bazı anlayışlar, insanları günah işlemeye teşvik edecek şekilde “Nasıl olsa filan zat bize şefaat eder” düşüncesini yaymaya çalışmışlardır. Ehl-i sünnet âlimleri ise böyle bir anlayışı reddetmiş, şefaat ümidinin insanı ibadete ve tövbeye teşvik etmesi gerektiğini söylemişlerdir. Gerçekten seven, sevdiğinin razı olmadığı yollara gitmez; Peygamberi sevdiğini iddia eden kimse de sünnetine uymaya gayret eder.
Mümin, şefaati inkâr edenlerin görüşüne de, onu yanlış anlayanların aşırılığına da kapılmamalıdır. Şefaati tamamen reddetmek, açık ayet ve hadisleri görmezden gelmek anlamına gelir; şefaati garanti bir kurtuluş bileti gibi görmek ise günahları hafife almaktır. Ehl-i sünnet, bu iki uç arasında orta yolu takip eder: Şefaat haktır, fakat kime ve ne zaman verileceğini sadece Allah bilir.
Şefaat talebinde bulunmak, dua adabına uygun şekilde caizdir. Mümin, “Allah’ım, beni Peygamberinin ve salih kullarının şefaatine layık eyle” diye dua eder; fakat bu duayı yaparken kalbini Allah’tan başkasına bağlamaz. Çünkü şefaat edecek olanlar bile, önce Allah’ın rızasını ve iznini beklerler; onların bütün tasarrufu O’nun kudreti altındadır.
Sonuç olarak şefaat, ehl-i sünnet akaidinde rahmet kapılarından biridir. Mümin, ne sadece ameline güvenerek ne de sadece şefaat ümidine bel bağlayarak yaşar; her ikisini birden dengeli biçimde gözetir. Hem ibadet ve taatla Allah’ın rahmetine yaklaşmaya çalışır, hem de Peygamberinin ve salih kulların şefaatini kazanmayı umarak günahlardan uzak durur. Böyle bir iman ve amel dengesi, hem dünyada huzura hem ahirette inşallah kurtuluşa vesiledir.