← Ana Sayfaya Dön

Miraç

Miraç, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bir gece Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya, oradan da semaların ötesine yükseltilerek Rabbine mahsus bir şekilde huzura kabul edilmesi hadisesidir. Bu mucizevî yolculuğun Mekke döneminde, hicretten yaklaşık bir yıl önce gerçekleştiği rivayet edilir. Ehl-i sünnete göre mirac, hem ruh hem bedenle, uyanık hâlde gerçekleşmiş gerçek bir olaydır; sadece rüya veya manevi bir tecrübe değildir.

Kur’an-ı Kerîm’de “Kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Ona ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye bunu yaptı” buyurularak bu yolculuğun ilk merhalesi olan İsra hadisesi anlatılır. Necm sûresinde de Resûlullah’ın Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar yükselişi, Cebrâil’i asıl suretiyle görmesi ve Rabbinden vahiy alması çeşitli işaretlerle bildirilmiştir.

Miraç, Peygamber Efendimiz’e verilen en büyük mucizelerden biridir. Bu yolculukta ona cennetin ve cehennemin manzaraları gösterilmiş, ümmeti hakkında müjdeler ve uyarılar verilmiştir. Beş vakit namazın farz kılınması, miracta gerçekleşen en önemli ilahî emirdir. Namaz, bu yönüyle müminin miracıdır; kulun günde beş defa Rabbine yönelip O’nun huzurunda durması, miracta verilen büyük hediyenin devamıdır.

Ehl-i sünnet âlimleri, miracın mahiyetini tartışırken Allah’ın kudretinin sonsuzluğunu vurgulamışlardır. İnsan aklı, kısa bir gecede gerçekleşen bu büyük yolculuğu tam olarak kavrayamayabilir; ancak Allah için zor ve imkânsız diye bir şey düşünülemez. Nitekim müşrikler, bu haberi duyunca alay etmişler, akıllarıyla ölçmeye çalışarak inkâra sapmışlardır. Müminler ise “Allah ve Resûlü doğru söylemiştir” diyerek iman etmiş, özellikle Hz. Ebû Bekir bu teslimiyetinden dolayı “Sıddîk” unvanını almıştır.

Miraç, aynı zamanda Resûlullah’ın ümmeti için taşıdığı merhametin de bir göstergesidir. Rivayetlere göre, namaz önce elli vakit olarak farz kılınmış, Peygamberimiz ümmetinin buna güç yetiremeyeceğini düşünerek defalarca Rabbine niyaz etmiş ve her defasında bir miktar hafifletilerek sonunda beş vakit olarak farz kalmıştır. Buna rağmen sevap bakımından elli vaktin karşılığını taşıdığı bildirilmiştir.

Miracın bizlere bakan yönlerinden biri de, dünya sıkıntıları karşısında sabır ve tesellidir. Miraç hadisesi, Taif’te taşlanıp ağır hakaretlere uğradığı, boykot yıllarını yaşadığı, en sevdiği iki destekçisi Hz. Hatice ve Ebû Tâlib’i kaybettiği “hüzün yılı” sonrasında gerçekleşmiştir. Yani en zor zamanda Allah, Sevgili Elçisini huzuruna davet etmiş, onu teselli etmiş ve yeni bir güçle geri göndermiştir. Bu, müminlere de zorluklardan sonra kolaylık geleceğinin ilahî bir işaretidir.

Miraca iman eden mümin, bu hadisenin tafsilatında tartışmalara girmekten çok, ondan alacağı dersi düşünmelidir: Namaza gereken değeri vermek, Resûlullah’ın ümmetiyle iftihar ettiği bir topluluk olmaya çalışmak, harama götüren yolları kapatıp helal dairede yaşamak, Rabbine olan yakınlığını artırmak için zikir ve tesbihlerle kalbini diri tutmak gerekir. Çünkü miracın en büyük meyvesi, kulun Rabbine yakınlaşmasıdır.

Sonuç olarak miraç, ehl-i sünnet akaidinde mucize, rahmet ve hikmetlerle dolu bir hadisedir. Bu olayı aklî ölçülere sığdırmaya çalışmak yerine, Kur’an ve sahih hadislerin bildirdiği çerçevede kabul edip, namazı hayatın merkezine yerleştirmek ve Resûlullah’a duyulan sevgi ve bağlılığı artırmak, her müminin yapması gereken en önemli görevlerdendir.