İlmü’l-beyân, belagat ilminin ikinci ana koludur ve bir manayı açık, ince ve etkileyici biçimde ifade etmenin yollarını öğretir. Sözün zahirî anlamı ile murad edilen gerçek anlam arasındaki ilişkileri ele alır; teşbih, mecaz, istiare ve kinaye gibi sanatları sistemleştirir. Böylece konuşan, muhatabın ufkuna göre kimi zaman lafzı açık bırakır, kimi zaman da ince bir sanat perde arkasına manalar gizler.
Beyân ilminin merkezindeki kavramlardan biri hakikat ve mecaz ayırımıdır. Bir kelime, vazolunduğu ilk anlamında kullanıldığında hakikat; o anlamdan başka bir manaya delalet ettiğinde ise mecaz olur. Mecazın sahih olabilmesi için hakiki anlamla mecazi anlam arasında bir münasebet bulunmalı; ayrıca hakiki anlamın kullanılmasına mani bir karine olmalıdır.
Teşbih, iki şey arasında benzerlik yönü kurarak birini diğeriyle açıklama sanatıdır. “Kur’an, hidayet nurudur” cümlesinde, insanları karanlıktan aydınlığa çıkarma yönüyle Kur’an nura benzetilmiştir. Teşbihte müşebbeh, müşebbehün bih, vech-i şebeh ve teşbih edatı gibi unsurlar bulunur; bunların bazen zikredilip bazen hazfedilmesi farklı teşbih türlerini doğurur.
İstiare, teşbihin daha ileri bir derecesidir. Burada benzetme edatı düşer, sadece benzetilen veya kendisine benzetilen zikredilerek mana kuvvetli bir şekilde aktarılır. Mesela “Kalbi karardı” ifadesinde, kalp hakiki manada kararmadığı hâlde günah ve gaflet sebebiyle karanlık bir hâl aldığı mecaz yoluyla anlatılmış olur.
Kinaye ise, bir lafzın hem yakın hem uzak manaya ihtimali olmakla birlikte, söz konusu bağlamda uzak mananın kastedildiği anlatım tarzıdır. “Filan kişi uzun ellidir” denildiğinde, asıl maksat hırsızlık veya gasb gibi kötü bir huyu ima etmektir. Beyân ilmi, hangi ifadelerin kinaye sayılacağını, hangi durumlarda açıkça söylemek yerine bu yola gidileceğini ayrıntılı şekilde ele alır.
Kur’an-ı Kerîm’de beyân ilminin sayısız örneği vardır. Teşbihin en güzel numunelerinden biri, “İnkâr edenlerin amelleri, çölde susayanın serap zannetmesine benzer” meâlindeki ayettir. Burada dünya hayatında parlak görünen, fakat ahirette hiçbir değeri olmayan işler çarpıcı bir tabloyla tasvir edilir. Yine pek çok ayette mecaz, istiare ve kinaye üslubuyla kalplere tesir eden manzaralar çizilir.
Beyân ilminin klasik kaynaklarında, teşbihin çeşitleri (mücmel, mufassal, müzekker, müennes vb.), mecazın kısımları (mecaz-ı mürsel, istiâre-i tasrîhiyye, istiâre-i mekniyye), kinayenin dereceleri gibi konular detaylı tablolar hâlinde incelenmiştir. Bu eserler, sadece edebî sanat merakı için değil, Kur’an tefsiri, hadis şerhi ve fıkhî istinbat için de vazgeçilmez kabul edilmiştir.
İlmü’l-beyânın gayesi, sözün sadece “doğru” olmasını değil, aynı zamanda “güzel ve etkili” olmasını sağlamaktır. Bu sebeple iyi bir vaiz, hatip, müderrîs veya yazar olmak isteyen kimse, mutlaka beyân ilmiyle meşgul olmalı; Kur’an ve sünnetten seçilmiş beyân örnekleri üzerinde ciddi bir tedebbür yapmalıdır.